EVRİM AKIN (Nana)

* 12 Haziran 1979′da Ankara’da doğdum.
Dört kişilik memur bir ailenin çocuğuyum.
Rahmetli babam çok eğlenceli adamdı, neşemi ondan aldım.

* Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ni kazandım. Sonra atıldım ve çalışmaya başladım.

* Para kazanmaya başlayınca, hayatta kendimden daha değerli iki varlık, annem ve erkek kardeşimi yanıma aldırdım.
Hayattaki tek amacım onları korumak.

* Dizinin kastı oluşurken Selin rolü için uygun kimseyi bulamamışlar.
Orada çalışan arkadaşım Jale beni tavsiye etmiş. Görüşmeye gittim, saçlarımı sarıya boyatıp boyatamayacağımı sordular.
Vee 31 Aralık 2003′te rolün bana verildiğini söylendi. Benim için tam bir yılbaşı hediyesi oldu yani.

* Selin’le benzer taraflarımız hiç yok. O çok kokoş, ben daha spor bir kızım; jean, tişört, spor ayakkabı ya da terlikle gezerim.
Topuklu ayakkabılara, süslü kadınlara özeniyorum ama öyle rahat olamıyorum. Bana göre Selin çok sıradan…

Bir Röportaj ;

ELLE: Oyunculuk serüvenin nasıl başladı? EVRİM AKIN: İzmir’de Konak Belediye Tiyatrosu’nun kurslarında tiyatroya başladım. Sonra lise tiyatrosunda oyunlar çıkarttım. İşte o dönem oyuncu olmaya karar verdim. Sahnede herşeyi unuttuğumu farkettim. Ne buluğ çağı sorunları, ne derslerimin kötü oluşu, ne aşk vaziyetleri; hatta vücudumu bile hissetmiyordum sahnede. Sadece rolüme odaklanıyordum. Bu yüzden oyunculuğu çok sevdim. Ardından Konak Belediye Tiyatrosu?nun kadrolu oyuncusu oldum. Bir de her şeyden öte fark edilme arzusu vardı. Belki de bu işe başlamamın gerçek nedeni o. Beni fark etsinler, görsünler, izlesinler, alkış alıyım, beğenileyim istiyordum. Çocukluğumdan beri böyle bir ilgi budalalığım var. ELLE: Yalnızca sahnede mi, yoksa ikili ilişkilerinde de mi öylesin? E.A.: Şöyle bir handikapım da var ki, ikili ilişkilerde hemen sonrasında sıkılıyorum ilgiden. Böyle bir dengesizlik var yani. Çok ilgileniyorlar sıkılıyorum, hiç ilgilenmiyorlar bunalıyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Ha, sonra İstanbul?a gelip Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne girdim. Oradan atıldım. Sonra orası beni atınca ben de hayata atıldım. ELLE: ‘Avrupa Yakası’ndan önce hangi projelerde rol aldın? E.A.: TRT?de Nisan Yağmuru. Ondan sonra birkaç bölüm çekilen, ama tutmadığı için sürmeyen dizi projeleri oldu. En çok önemsediklerim ‘Nisan Yağmuru’, ‘Estağfurullah Yokuşu’, bir de Bosch reklamı var. Sonra da ‘Avrupa Yakası’. ELLE: ‘Avrupa Yakası’ dizisinin bu kadar çok tutulmasını neye bağlıyorsun? E.A.: Yüzde yüz yerli oluşuna bağlıyorum. Senaristimiz Gülse Birsel’n zekasına ve seçtiği oyunculara. Çünkü yönetmenimizle birlikte Gülse seçti bu projedeki oyuncuları. Onların doğru mantıkla hareket edip doğru bir kast yaptıklarına inanıyorum. Çok güzel bir senaryo. Çok doğalız hepimiz. Yani herkes çok doğal, işte ben de uyum sağlamaya çalışıyorum. Ben henüz kendimi, çok iyiyim, çok başarılıyım, diyecek pozisyonda hissetmiyorum. ELLE: Ama senin canlandırdığın’Selin’ tiplemesi de gerçekten çok büyük ilgi gördü. Hatta kimi lafların sloganlaştı:’Oldu, gözlerim doldu’, ‘Kal geldi’… Bunların yaratıcısı kimdi? E.A.: Onları ben tavsiye ettim. O kadar çok böyle kız var ki çevremizde. Bunların 15-20 kelimelik dağarcıkları var, günü böyle kotarıyorlar. Hatta yaşamlarını böyle idame ettiriyorlar. ‘Kal geldi’, ‘Oha oldum?, ‘Falan yani…? derler. Ben bunları daha önce duyuyordum sokakta, vardı zaten bunlar, ben yaratmadım. Sonra,’A, iyiymiş’ dedi Gülse. Tiplemeye bunları da ekledik. İnsanlar da çok sevdi. Ben bu işe başlarken hiç böyle bir noktaya geleceğini düşünmemiştim. Çünkü aslında çok elit bir iş yapıyoruz. Ağa dizisi, varoş dizisi yapmıyoruz. Tamamen Nişantaşı hayatını anlatan bir dizi bu. Alt kültüre ait tipler var, ama genel konsept Nişantaşı hayatı, elit bir hayat. ELLE: Bir de dergi atmosferi anlatılıyor ki, pek çok insana yabancı kalabilirdi. E.A.: Evet, mesela dergiden kızlar geliyor şimdi çekimler röportajlar için, görüyorum. Giyim, makyaj, gözlükler süper. Sen de şimdi karşımda öylesin. Hoş bir görüntünüz var, daha Avrupai, daha elit bir durumunuz var. Dedim ki, Allah, Türkiye de hangi elit iş tuttu ki bu tutsun. Daha üçüncü bölümde ATV’ye deli gibi faxlar, e-mailler yağmaya başladı. Çünkü oyuncu kadrosu çok iyi, çok güzel bir senaryo, yapımcımız iyi, yönetmenimiz süper. Güzel bir sinerji yakaladık. Doğru enerjiler buluştu. Herkes çok iyi niyetli ve çok eğleniyoruz sette. Gülmekten çekemediğimiz sahneler oluyor. ELLE: Bir de gerçekçi olması da çok önemli galiba. Çok abartılı noktalar olsa da dergi atmosferi aşağı yukarı öyle çünkü. E.A.: Bu da Gülse?nin doğru gözlem yeteneğinden ve dergicilikteki tecrübelerinden kaynaklanıyor. ELLE: Nasıl bir oyunculuk stilini benimsedin ve sürdürmeye çalışıyorsun? Sana göre iyi oyuncu nasıl olunur? E.A.: Aslında bu konuyla ilgili yorum yapmak için henüz çok erken. Henüz bir şey yapmadım. Benim çok tedirgin olduğum noktalar bunlar. Ahkam kesecek ya da bu konuda açıklama yapacak düzeyde hissetmiyorum daha kendimi. Sadece şunu söyleyebilirim. Tek tip olmayı istemiyorum. Daha önceki işlerime de baktığınız zaman hepsinde farklı bir karakteri oynadım. Bunu sürdürmek istiyorum. Sadece her tiplemem birbirinden farklı olsun, bunu istiyorum ve ben hepsinin üstesinden gelme gücüne sahip olayım. Yani zekamla yeteneğimi birleştirip ortaya güzel bir şeyler sunayım. ELLE: Yani kendini yolun başında mı görüyorsun? E.A.: Çok başında görüyorum. Yani daha neyim ki? Ayıp oluyor zaten. Bir de utanıyorum. Bana çok yeteneklisin, diyorlar. Durun ya, daha çok yeniyim. Öyle birkaç işle iyi oyuncu olunmuyor. Gerçekten bu işe çok emek harcayıp, kafa patlatıp, canını sıkıp, mutsuz olup, her duyguyu iç içe yaşayıp, belirli bir zaman akıtıp, 45-50 yaşına geldiğinde belki bunları konuşabilirsin. Senden sonra gelenlere tüyolar veya güzel akıllar veririsin. O zaman işte oyuncusundur ve usta-çırak ilişkisi başlar. ELLE: Yine de mesleğinle ilgili bazı prensiplerin oluşuyordur yavaş yavaş… E.A.: Tabii ki prensiplerim var, ama bunlar ‘Soyunmam, öpüşmem, dokunmam, ellemem?’gibi salak şeyler değil. Bu işi yapıyorsan eşek gibi her şeyi yapacaksın abi. Yani, sen insanı en insani duygularla yine insana anlatıyorsun. İnsan sevişmiyor mu ya? Senin annen ve baban sevişti ve sen oldun işte. Ama elbette ki herşey güzel ve estetik olmalı. Tabii ki pornoya dönmemeli, avamlaşmamalı, çirkinleşmemeli. Ama çıkıyor şimdi yeni oyuncular, ay ben öpüşmem, sevişmem. Hadi ya, yürü o zaman, yapma bu işi. Mini etek giyip çıkıyorsun ama… ELLE: O tavırlar biraz toplumun gözüne girme çabaları bence. E.A.: Sahtekarlık bu ama. Birol Ünel?i izlemedin mi ?Duvara Karşı?da? Hangimize battı onun çıplaklığı? Herkes aşık oldu, ben de aşık oldum. Deli gibi bir oyuncu. Bana her duyguyu geçirdi. O kadar başarılıydı ki, gurur duydum. Onun çıplaklığı o kadar doğaldı ki şimdi hatırlamıyoruz bile. Kimse üstünde durmadı. İşte böyle bir proje olursa her şey olur. Ha, prensiplerim şu tabii ki; çok avam işler yapmamak, yani basitleşmemek. Bundan sonraki işlerim de ?Avrupa Yakası? kalitesinde olmalı. ELLE: Yeni teklifler almaya başladın mı? E.A.: Bir tane yönetmen aradı, kendisiyle daha önce bir dizi çekimi yapmıştık, dördüncü bölümde kaldırılmıştı. Bana bir şey söyledi ki bu bence en güzel ödüllerden daha anlamlı geldi bana, çok onore etti. ‘Biz senin değerini bilemedik Evrim, ama sen çok güzel ilerliyorsun, seninle gurur duyuyorum’, dedi. Bunu duymak beni gerçekten çok mutlu etti. Yeni bir işi olduğunu ve benimle çalışmak istediğini söyledi. Geliyor bir şeyler tabii. ELLE: İçinde bulunduğun sektörün biraz kurtlar sofrası olduğunu düşünüyorum. Bu seni ürkütüyor mu? E.A.: Yoo, alnım o kadar açık ki. Kimse kalkıp da benim için bu kız benim sayemde oldu, diyemez. Benim bu piyasada ne akrabam vardı, ne dostum, ne tanıdığım, yani ben hiçbir oyuncunun çocuğu falan da değilim, hiç kimsem yok bu piyasaya ait. Benimki herhalde şansın da paralel gittiği bir oyunculuk durumu. Sevdiler beni bir şekilde. Bugüne kadar çalıştığım hiçbir yerde hiç kimse bana, bu iyi parça bunu götürelim, diye yaklaşmadı. Hepsi beni oğlan çocuğu gibi, kız çocuğu gibi sevdi. Birde bıcır bıcırım ya, ufak tefeğim falan. Korkmadım ya, hiç korkmadım. Çünkü kişi kendini bilir, anladın mı? Ha şu var, eğer sistem böyleyse, herkes böyle ele alırsa bu işi, o zaman da tek şey düşüyor: Çekip gitmek. Giderim kendi başıma Güney?de bir kasabada amatör bir tiyatro kurar öyle yaşarım. Hiç önemli değil yani. Tamam çok bıcır bıcırım, programlara çıkıp şımarıyoruz, ama en azından kendi kişiliğimi koruyabilen ve ailesine laf getirmeyen bir birey olmak istiyorum. Böyle yetiştirildik zaten. ELLE: Nasıl bir aile yapın var? Senin oyunculuğa yönelmeni nasıl karşıladılar? E.A.: Ben memur çocuğuyum. Babam 17 yaşımdayken vefat etti. İzmir’de yaşıyorlardı o zaman. Ben burada para kazanmaya başlayınca annemi ve kardeşimi yanıma aldım. Şimdi evin erkeği benim. Kardeşimi okutuyorum. İnşallah o hayırlı bir insan olacak. Annem, kardeşim ve ben çok kendi halimizde yaşıyoruz. Beni gönülden desteklediler. Benden istedikleri tek bir şey var, o da ailemize hiçbir leke getirmemem. Bu da çok büyük sorumluluk yüklüyor omuzlarıma. Benimle gurur duyuyorlar. ELLE: Evrim’i beğendiğin ve beğenmediğin yönleriyle nasıl anlatırsın? E.A.: Çok taktir ettiğim yönlerim var, çok şikayetçi olduğum durumlarım da var. Mesela dengesizim. Bundan şikayetçiyim, yani ne iç dengem ne dış dengem, hiçbir şeyi yakalayamadım daha. Bazen bir anda çok saçma sapan birşeye aşırı sinirlenebiliyorum. Mutlaka bir şeyler birikmiş oluyor ve bir anda patlayıveriyor. İşte o zaman karşımdaki kırılabiliyor. Sonra gönlünü alıyorum bir şekilde de, ama yine de üzülüyorum. Arızalarım var işte. Bugün bu mekandan çok hoşlanmışsam yarın burun kıvırabiliyorum. Buna ben anlam veremiyorum mesela. Niye böyle sıkılıyorum? Çok çabuk sıkılıyorum. Aşık oluyorum, sevdiğim hep yanımda olsun istiyorum, sonra yanımdayken uzaklaşsın istiyorum. Bu da ne yazık ki ilişki kuramamama neden oluyor. Karşımdaki insanın çok dengeli, bana çok aşık olması lazım ki benim her kaprisimle, arızalarımla, dengesizliğimle, sinirimle uğraşabilsin. ELLE: Uzun soluklu ilişkilerin oldu mu? E.A.: Tabii 6 ay. Valla en uzunu o. ELLE: Yalnızlık duygusu yaşamıyor musun bu şekilde? Kendine yeten birisin o halde… E.A.: Yalnızlığı seviyorum. Zaten insan alışıyor bir süre sonra. Bir yıl hiçbir şey yaşamadığım oluyor. Bazan bir film izlerken diyorum ki, ah, evet ben de böyle bir adam istiyorum. Sonra elele tutuşmuş birilerini görüyorum, aman bu ne be, diyorum. Bu belki de bilinçaltımın bana bir oyunu olabilir. Ama çok içten söylüyorum o an. Bilmiyorum ya, çok aşık olmam lazım herhalde iyi davranmam için karşımdakine. ELLE: Peki hiç aşık oldun mu? E.A.: Oldum. Kokusunu özlediğim bir adam oldu. Yatıyorsun mesela yatağa, tam uykuya dalacaksın, onun kokusu geliyor burnuna. Bana bunu hayatımda tek bir kişi yaşattı. ELLE: Bence sen ancak kendinden daha dengesiz birine aşık olabilirsin. Boşuna dengeli birini arıyorsun. E.A.: Evet, o da dengesizdi zaten. Acayip dengesizdi. Ondan mı arızaları buluyorum ben? O kokusunu özlediğim adam deliydi, deli. Hakikatli bir arızaydı, yani öyle benim gibi eften püften de değil. ELLE: Peki dostluklarında nasılsın? E.A.: Dostluklarım köklüdür. Kolay arkadaş olurum, kolay güvenirim. Ama güvenime zarar verirse, tık diye makası da atarım. Yani o tür ilişkilerimde istikrarlıyım. En iyi dostumla 10 yıldır arkadaşız. Kardeşim kadar çok seviyorum. İzmir?de yaşıyor. Diğeri İstanbul?da yaşıyor, yedi senedir çok iyi arkadaşım. ELLE: Sokakta insanlardan nasıl tepkiler alıyorsun? Artık seni daha çok insan tanıyor. E.A.: Daha önce de tanırlardı sokakta. Ama dizi yayındayken tanıyorlar, dizi tatile girince tanımıyorlardı. Şimdi direkt ismimi söyleyenler oluyor ve bu beni çok mutlu ediyor. Emre Kongar okulda Sanat Sosyolojisi dersine giriyordu. Bize ilk girdiği gün insanların hayatta en çok duymaktan hoşlandıkları şeyin kendi isimleri olduğunu söylemişti. Bazen çok abuk sabuk yaklaşanlar da oluyor tabii. Ama çok saygılı, çok ince yaklaşanlar da var, onlar hoşuma gidiyor. En çok 7-18 yaş gurubu ilgi gösteriyor. Özellikle de çocuklar dizideki abartılı mimiklerime sempati duyuyorlar sanırım. ELLE: Mesleki açıdan beslenme kaynakların neler? E.A.: Kitap okuyorum. Oyunculuğa dair kitaplar ya da normal kitaplar. Sonra çok film izliyorum ve çok dikkatli izlemeye çalışıyorum. Etrafımı çok iyi gözlemliyorum. Çünkü bizim işimizin bir yanı taklit. Yani insanı taklit ediyoruz biz. ELLE: Sinemayla ilgili bir hayalin var mı? E.A.: Olmaz mı? Hem de çok isterim. ELLE: Seni çok etkileyen bir sinema dili ya da yönetmen var mı? E.A.: Zeki adamların yaptığı işleri beğeniyorum. Brian De Palma, yeni dönemden Quentin Tarantino bana çok zeki geliyor. Tarantino bağımsız sinema yapıyor, bu çok hoş. Türk sinemasından Yavuz Turgul’u çok beğeniyorum. Ferzan Özpetek ve Fatih Akın zaten medarı iftiharımız. ELLE: Tiyatro sahnesini özlüyor musun? E.A.: Özlüyorum tabi; Bununla ilgili çok proje geldi. Ama doğru iş yapmak lazım Türkiye?de. Ben Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları gibi bir kurum çatısı altında var olamam. Özel tiyatrolara da bakıyorsun, hani ne bileyim yıllardır o çatı altında olup da bir adım ilerleyememiş oyuncular var. Öyle bir kurum olmalı ki beni açması lazım, beni değiştirip geliştirmesi lazım. Olduğum yerde kalmak bana da yaptığım işe de zarar verir. Belki yeni bir oluşum olur, orada varolabilirim. Ama sonradan bir şeye dahil olmak beni, ürkütür. ELLE: Her rolün üstesinden gelebileceğini düşünüyor musun? E.A.: Bilmem. Herhalde insan çalışırsa olur her şey. Zekanla, içinden geleni doğru bir şekilde dışa vurursan bence yapabilirsin. Oyunculuk altyapısı olmayanlar bile çok çalışarak iyi oyunculuk yapabiliyor. Ben Gülse Birsel?i çok beğeniyorum mesela. Onu başta salakça eleştirenler oldu. Bırakın, bir görün yani. Üçüncü bölümde kimseyi eleştiremezsin. Ben ilk iki-üç bölüm berbat hissettim kendimi. Çünkü o bir sancı dönemidir, sonra taşlar yerine oturur ve ilerlersin. Bence kendisini eleştirenleri, hiçbir şey yapmadan ahkam kesenleri utandıracak Gülse. ELLE: Bir İkizler burcu olarak sen kaç kişisin? Benim tanıdıklarım bayağı kalabalıktır mesela. E.A.: İçimde kaç kişi var bir bilsem. Çılgın var, leydi var, erkek çocuğu var, kadın var, deli var, var oğlu var! ELLE: İkizler burcu enerjisini kontrol etmekte güçlük çeker. Aynı anda bir sürü işe saldırır. E.A.: İş konusunda çok istikrarlıyım ben. Mesela sesim çok güzeldir benim. Geçtiğimiz hafta İzmir’de arkadaşlarımla deli gibi çaldım, söyledim. Bana hemen, ay sesin ne kadar güzel eğitime başla, dediler. Durun abi yani, yapamam. Bir sırası var her şeyin. ELLE: Onu ben oynamalıyım, dediğin bir rol var mı? E.A.: Var tabii. Özellikle de kült filmlerde. Mesela “Guguk Kuşu”nda Jack Nicholson olmak isterdim. ?Köpeklerin Günü?nde veya (Carlitto?nun Yolu”nda Alpacino olayım. Yani bir aç gözlülük var bende ama tiyatroya başladığımdan beri istediğim tek şey Hamlet?i oynamak. Ophella?yı, annesini falan değil, Hamlet karakterini oynamak istiyorum. Sinemada ya da tiyatroda, bilmiyorum. 17 yaşımdan beri istediğim tek şey bu. ELLE: Evlilik, çocuk gibi beklentilerin var mı hayattan? E.A.: Çocukları çok seviyorum, ama onların sorumluluğunu alamam. Yani ben hayatımı ona adayamam. Belki 35?imden sonra. Çocuğu doğurmak çok kolay, ama onu adam edebilmek çok zor. O nasıl bir insan olacak ki? Nasıl bir birey olacak? Deli mi olacak, psikopat mı olacak, arızalı mı olacak, iyi niyetli mi kötü niyetli mi olcak? Çok zor. Ben bu kadar derinlere dalıyorum, anladın mı? Benim için bu kadar kolay değil çocuk sahibi olabilmek fikri. Hadi bunu göze aldın diyelim. Bir çocuğu iki kişi birlikte yapıyorsun, sonra büyütürken de iki kişi büyütmelisin. Ama hani öyle adam mı var? Çocuk yapıp ayrılıyorlar hep baksana. Olmaz, benim annem babam ayrılmadılar ki, istemem ben öyle bir şey. Benim annem ve babam bizi gerçekten güzel yetiştirdiler. Ben öyle bir adam istiyorum. Babam gibi bir adam istiyorum. ELLE: Modayla aran nasıl? E.A.: Rahat giyinmeyi seviyorum. Çok şık olsam bile rahat hissetmeliyim. Ara sıra kokoş ve rüküş de oluyorum, ama genellikle kot ve tişört giyiniyorum. Aslında belirli bir çizgim yok, ruh halime göre değişiyor. ELLE: Fiziğine dikkat ediyor musun? E.A.: Epeydir spor yapamıyorum. Yeniden başlayacağım. Ama kilo probleminden dolayı değil, sadece sağlıklı yaşamak için. Yediğime içtiğime hiç dikkat etmiyorum. Aksine gece üçte kalkıp makarna yediğim oluyor. Hatta makarnayı ekmekle yediğimi hatırlarım. ELLE: Peki ya makyaj, cilt bakımı, güzellik? E.A.: Günlük hayatımda makyaj sevmiyorum. Sadece yanaklarımda pembelikler hoşuma gidiyor. Yani sadece bakımlı olmayı seviyorum. Cildim temiz dursun, hoş görüneyim. Rujum bile yoktur benim. Sadece dudak bakım kremi ya da parlatıcı kullanırım. Temizleme ürünlerim var tabii. Maskem, peelingim de var ama tembelliğimden ayda bir yapıyorum. ELLE: Sosyal yaşamın nasıl? Akşamları, haftasonları neler yapıyorsun? E.A.: Arkadaşlarımla buluşuyorum. Evlerde oluyoruz genellikle. Sinemaya gideriz. Tavla atacağımız biryerlere gideriz. Değişik mekanlar denemeyi çok seviyorum. Değişik şehirler, değişik semtler.. Keşfetmeyi seviyorum. ELLE: Gelecekle ilgili planların, hedeflerin neler? E.A.: Türkiye’de neyi ne kadar planlayabilirsiniz ki? Bu politik ve ekonomik istikrarsızlık ortamında yarın ne olacağımız belli değil. Geleceğime dair planlarımdan çok kaygılarım var yani. Ben zengin çocuğu değilim ki, memur çocuğuyum. ELLE: Alışverişle aran nasıl? E.A.: Kredi kartı hayatımda kullanmadım ve inşallah bundan sonra da kullanmayacağım. Çünkü kredi kartını zararlı buluyorum. Hep şuna inandım: Paran varsa gidersin alışverişini yaparsın, gezip tozarsın. Benim öyle yaptığım çok oldu. Çok rahat günler de çok zor zor günler de geçirdim. Nakit alışveriş yapıyorum yani. Evime alışveriş yapmayı seviyorum. Evimi çok seviyorum bir kere. Banyo gereçleri almaya, yemeklik alışveriş yapmaya bayılıyorum. ELLE: Yemek yapıyor musun peki? E.A.: Bilirim ama yapmam. Kırk yılda bir içimden gelecek de… kınca makarna yapıyorum. Yani sıkılıyorum mutfakta vakit harcamaktan. Tembelim tembel…